31 Mart 2016 Perşembe

‘Mukavva’nın son ünlüsü kısa mı uzun mu?

‘Mukavva’ kelimesinin de tıpkı ‘levha’ gibi yanlış telaffuz edilen kelime olduğu, son ünlüsü kısa olan ‘levha’yı yalın veya ek almış halinde ‘levha:’, ‘levha:yı’ şeklinde telaffuz etmenin yanlış olduğu gibi ‘mukavva’yı da son ünlüsünü uzun okumanın yanlış olduğunu duydum. Bu yazıda bunun doğru olmadığını ispatlamaya çalışacağım.


Söyleyiş alışkanlıkları artık uzun ünlüleri kısaltma yönünde deyip bunu da bir miktar kısa okuyabileceğimiz söylenebilir. Ama uzun okuyanlara da yanlış telaffuz ediyorsun diyemeyiz.  
Öncelikle sonlarındaki ünlünün uzatılıp uzatılmayacağı durumu ile ilgili LEVHA (ﻟﻮﺣﻪ) ile MUKAVVA (ﻣﻘﻮّﻯ) aynı örnekler olarak verilmemeli. Zira iki kelimenin son ünlüleri farklı. ‘levha’da uzun ünlü bulunmuyor bunda mutabıkız. Tıpkı, NEFHA (ﻧﻔﺤﻪ), FETHA (ﻓﺘﺤﻪ), LÂYİHA (ﻻﻳﺤﻪ) lāyiḥa örneklerinde olduğu gibi. Lakin ‘mukavva’da uzun ünlü var.

- Misalli B.T. Sözlükte yazımı:
MUKAVVA (ﻣﻘﻮّﻯ– ﻣﻘﻮّﺍ) muḳavvā
- TDK yazımı:  (muka'vva) Arapça muḳavvā (ekli okunuşu yazılmamış ama Arapça hali son ünlüsün kalın ve uzun olduğu ā ile belirtilmiş, vurgunun da ‘kav’da olduğu işaretle belirtilmiş)
- Lehçeler sözlüğünde ‘mukavva:’ olarak okunmuş (www.lehceler.com/kelime/12145)
- İlginçtir: TDK Sesli sözlük’te son ses kısa okunmuş
- Konuşturan Sözlükte uzatma belirtilmiş ve vurgu son heceye alınmış: mukavva: 

‘Mukavva’nın sonunda, son sesi uzatan elif-i maksure () var, tıpkı Mustafâ (مصطفی),  İsâ (عیسی), Mûsâ (موسی), Yahyâ (یحیی), davâ (دعوی) gibi.

Mukavva ile aynı yapıda vezni aynı iki kelimeyi örnek vereyim:
MUKAVVA (ﻣﻘﻮّﻯ) mu-kav-va (mim-kaf-vav-ya)
MÜSEMMÂ (ﻣﺴﻤّﻰ)  mü-sem-ma (mim-sin-mim-ya)
Eğer üstteki kısa okunacaksa Müsemma’nın ‘ma:’sına ne diyeceğiz?

Kullanımda olmayan ama ‘mukavva’ ile aynı özellikleri haiz bazı kelimelerin sonundaki uzun ünlüleri de görebiliriz:

MÜSEVVÂ (ﻣﺴﻮّﻯ– ﻣﺴﻮّﺍ) transkripsiyon musevvā
MÜZEVVÂ (ﻣﺰﻭّﺍ) transkripsiyon muzevvā
Dolayısıyla ‘mukavva:’ veya ‘mukavva:ya’ diyene ‘yanlış söyledin’ diyemeyiz.

Nisan Kumru

29 Mart 2016 Salı

ARKA BOŞ MU / BOŞA MI KONUŞUYORUZ?

Sıkışık belediye otobüslerinde, önden yeni binen yolcuların söylediği “ARKAYA İLERLEYELİM BEYLER ARKA BOŞ!” (Görmediğimiz yer her zaman daha müsaittir zaten) lafını her duyduğumuzda, ‘HEY! BANA YER AÇIN KARDEŞİM’ gibi algılanan bu emre karşı, arkalardan homurtular eşliğinde şöyle uyarılar yükseldiğine de şahit olmuşuzdur:
“YER Mİ VAR DA İLERLEYELİM KARDEŞİM”,
“ARKA BOŞMUŞ! BİZ NE OLUYORUZ BURADA”,
“ORADAN SÖYLEMESİ KOLAY, GEL SEN İLERLESENE…”
Bazen ağız dalaşı duraklar boyu sürer.


Sorun boş yer olup olmadığıyla ilgili değil, adam yerine konulup konulmadığımızla, muhatap alınıp alınmadığımızla alâkalıdır. Muhatap almadığımıza söz söyleme hakkımız da yoktur. İnsanlar emir kiplerinden hoşlanmazlar, şahsiyet, birey olarak değil, toplu, sürü halinde görülmekten incinirler.
Yoğunluk olduğu zaman, rica tonunda şu cümle tercih edilmeli:
“AF EDERSİNİZ, EĞER MÜSAİTSE İLERLEYEBİLİR MİYİZ?”
Birkaç mesajı da bu cümleyle iletiriz;
    · AF EDERSİNİZ: ‘Bu yükseklikte sesle karşılaştığınız için özür dilerim’. ‘SİZ’ kalıbıyla beyler değil hanımlar da muhatap alınmıştır.
    · EĞER MÜSAİTSE: ‘Ben göremiyorum ileriyi, siz daha iyi bilirsiniz, belki zaten yer de yoktur, gereken fedakârlığı gösteriyorsunuzdur ama biraz daha gayret lütfen’.
    · İLERLEYEBİLİR..: buna imkân var mı bilmiyorum.
    · …MİYİZ”: Ben de sizin gibi bir yolcuyum, aynı fedakârlığı ben de göstereceğim. 

8 Aralık 2015 Salı

Nisan Kumru ile Radyoculuk röportajı

('haberburada.net 7.12.2015)
Nisan Kumru, amatör olarak oyun yazarlığı ve tiyatro oyunculuğu yaptı.  Hikâye kitabı Üçüncü Çekmece, 2006 yılında (Dergâh yayınları) yayınlandı. Marmara FM’de (İstanbul) çalışırken hazırladığı Hasbelkader Sitesi adlı komedi radyo dizisi (Arkası Yarın), 78 bölüm yayınlandı. Oyun, 2006'da RAYAD'ın düzenlediği Radyonun Yıldızları yarışmasında Radyo Tiyatrosu dalında ödül aldı. Diyanet Radyo’da spiker, drama Yönetmeni olarak çalışıyor. Belli bir süre TV programı yapsa da genellikle radyoculuk yaptı. Belgesel, sinema filmi, Anlatı CD’leri, tanıtım ve reklam filmi seslendirmelerinde yer aldı. Spiker adaylarına, özel dersler verdi.  Diyanet Radyo’da program seslendirmelerinin yanı sıra, Radyo Tiyatrolarında (drama yapımlarda) oyunculuk ve seslendirme yönetmenliği yapıyor. Bazı belgesellerde sesli kitap projelerinde, reklam ve tanıtım filmlerinde seslendirme yapmaya devam ediyor. Arapça unsurların (sözcüklerin) Türkçeye geçişte yaşadığı ses değişimleri ve telaffuz problemleri üzerinde derleme çalışmaları yapmaya devam ediyor.
Siz kendinizi nasıl anlatırsınız?
73’te doğdum. Seydişehir’de yaşadım. Erzurum’da okudum. Erzurum, Malatya, Gaziantep, Konya ve İstanbul’da radyocuydum, Ankara’da radyoculuğa devam ediyorum. Kuruluşundan beri Diyanet Radyo’da drama yönetmeni ve yapımcı spiker olarak çalışmaya devam ediyorum. Radyo tiyatroları, arkası yarınlar, diğer radyo programları ve seslendirmeler yapmaya; çalıştığım alanla ilgili bilmediklerimi öğrenmeye, iyi bildiğimi düşündüklerimi kendimce yazıp çizerek, paylaşarak, video yaparak öğretmeye devam ediyorum.

Radyoculuk nasıl başladı?
1994’tü. Erzurum’da sağlıkla ilgili bir yüksekokulu bitirmiştim. İş aramaya başladım. Fakat çaldığım kapı bir hastaneninki değildi. Özel radyolarından birinin demir kapısı önüne getirmişti ayaklarım beni. “Çalışmak istiyorum” dedim. Elle yazılmış bir reklam metni vardı, “oku bakalım” dediler okudum. “Tamam, yarın gel başla” dediler, başlamış oldum.

Bu bir tesadüf mü sizce?
Bir işi rastgele bulmayız, bir fikir tesadüfen aklımıza düşmez. Bir eseri durup dururken ortaya çıkarmayız. David Eagleman’ın, Incognito’da beynin çalışma biçimiyle ilgili yazdıklarını okuyunca bir kez daha inandım buna: fikir aniden parlayıvermez kafanızda.  Bir yerlerde, bir zaman, bir karar verirsiniz, dönüm noktası olmuştur o sizin için. “Tüm bunlar o birkaç saniyelik zaman diliminde ortaya çıkmış değildir.” der Eagleman. Siz bir zamanlar, o fikre giden yola bir adım atmışsınız, bir şeyi arzu etmişsiniz, bir yönü seçmişsinizdir. Beyniniz size fark ettirmeden, alttan alta o konuyla ilgili çalışmaya başlamış onu olgunlaştırmak için veri toplamaya devam etmiştir.
Yani, bir anlık o buluş, beynin uzun süreli çalışmasının bir eseridir. Söylemek istediğim; Bir zamanlar ortaya çıkan istidadım, dinleyince sevdiğim şeyler, kurduğum bir hayal olgunlaşarak beni o kapıya götürdü.
“Şans, fırsatlara hazırlıklı yakalanmaktır” diye sevdiğim bir söz daha var. Bir yolu seçtiyseniz, onun için bir takım içsel hazırlıklar yapmışsınızdır mutlaka. Bazen kafanızda bir fikir belirir; “şuraya bir gitsem mi, bu adama içten bir selam versem mi, şu kuruluşa biraz para bağışlasam mı, mikrofonda konuşmak güzel olsa gerek…”
O an, onunla ilgili bir adım atarsınız yahut “aklıma geldi ve aklımdan uçtu gitti” dersiniz.  O an o fikir size sunulmuş bir fırsattır. Belki rahmanîdir. Bilemezsiniz. Seçimlerimizle yargılanırız. Aklınıza gelenin ‘hayr’ olduğunu düşünüyorsanız, fikir uçup gitmeden, onun için bir şeyler yapmak cesareti azmi sönüp gitmeden kapıdan içeri girmelisiniz. Benim için hayırlı bir karar olduğunu düşünüyorum, inşallah akıbet de hayır olur.

İlk yayında ne vardı?
Sabah gazete okuma programıydı. İki ağabey sunuyordu. İzleyip alışmam için stüdyonun akvaryum kısmına aldılar. Çıt çıkarmadan oturdum, her hareketlerini dikkatle takip ettim. Sonra müzik arasında önüme bir yazı koydular “bunu da sen okuyacaksın” dediler. Canlı yayındayız düşünebiliyor musunuz, izleyeceğim bakacağım öğreneceğim diye gitmişiniz halbuki.. Soğuk suya, havuza direk atlayarak alıştırmak bu olsa gerek.


Metni hatırlıyor musunuz?
Evet, Fehmi Koru’nun köşe yazısıydı. Radyoda yayın hayatım Koru’yla başladı yani. ‘Ne yazıyordu’ derseniz, hiçbir şey hatırlamam mümkün değil. Titrememi bastırmaktan, bir an önce yazının sonun getirmeye çalışmaktan, ne okuduğumu bile bilmiyordum. Masadaki camın altında ilk kazandığı paraları saklayan esnaf gibi o kaseti o yazıyı saklasaydım keşke.

Sizi daha çok hangisi tanımlar? Radyocu mu, ses sanatçısı mı?
Ses sanatçısı daha çok şarkı söyleyenler için kullanılır. Seslendirme sanatçısı yazıyor bazı arkadaşlar titrlerine, bu çok uzun boylu bir tanımlama. Ben ‘spiker’, ‘seslendirme oyuncusu’ diyorum. Oyuncusunuz ama sinema ya da tiyatroda değilsiniz. Mikrofon oyuncusu da deniyor, seslendirme ve dublaj yapanlara. Sanatçı denebilmesi için yiyeceğimiz ekmek dolu fırın sayısı çok.  Aslında ‘radyocuyuz’.  Eskiden radyoda çalışmak demek, Spikerlikten sunuculuğa, tonmaisterlikten montaj yapmaya, program hazırlamaktan sponsor bulmaya kadar her şeyi yapabiliyor olmayı gerekli kılıyordu.  Ama artık son 10 yıldır radyoculuk içinde de branşlar oluştu: spiker, sunucu, prodüktör diyoruz, teknik müdür diyoruz. Dolayısıyla ‘radyocu’ demek daha iyi duruyor üzerimizde.  

TV ve İnternet, gerçekten radyonun tahtını yıktı mı?
Belki aynı şey olmayacak ama “televizyon sinemayı bitirdi mi bitirmedi mi, CD/DVD sinemayı bitirdi mi, İnternet haber siteleri ve e-gazete gazeteyi bitirir mi bitirmez mi, e-book okuyucular, kindle’lar kitapları bitirecek mi” diye hep soruldu/soruluyor.  
Zaten, üstünde dantel işlemeli örtü bulunan ahşap radyodan ma’aâlie toplanıp radyo tiyatrosu dinlenen; “susun başlıyor” denildiğinde herkesin pür dikkat kulak kesildiği, ajansların dinlediği kıraathaneler yıllar önce yok oldu. Hatta böyle televizyon ortamları da azaldı; baba, televizyonun başında film izliyor, hanım başka bir televizyondan dizi izliyor, oğlan telefondan video açmış dünkü diziyi izliyor, kız çocuk telefondan video izliyor. Birlikte ancak yemek yiyebiliyoruz. Eğlence bile bireyselleşti.
Yine de bir şey anlatayım; Bir dinleyicimiz Diyanet Radyo’da yayınlanan arkası yarınları radyonun başına oturup ailece dinlediklerini anlatmıştı. Yani yine de var diyelim, öyle ortamlar.
Soruya dönersek, evet tahtı sarsıldı, özel televizyonlarla birlikte radyonun. TV ve internet elbette etkiledi radyoyu, radyo evlerden çıktı ceplere arabalara hapsoldu bir nevi. Ama bu disketin, kasetlerin CD /DVD sürücülere dayanamayıp bitmesi yahut DVD’lerin de bir gün USB belleklerden dolayı bitecek olması gibi bir şey olmasa gerek. Radyo sadece bir nostalji figürü olmayacak bence. Çünkü içinde hep bir giz barındırıyor. TV karşısında avantajları var. Radyolar da boş durmuyor, insanların radyo dinlediği Drive Time dediğimiz işe gidip işten çıkış saatlerinde daha kaliteli daha ilgi çekici programlar yapmaya çalışıyorlar.  Yine de mutfaklarında radyonun açık olduğu evler. Radyonun sesiyle yastığa başını koyan insanlar yok değil.  
Ülkelerin köklü radyoları var, yıllardan beri de programlar yapmayı sürdürüyorlar. Televizyonda haberler oluyor diye haber sunmaktan vazgeçmiyorlar. Amerika’da başkan Amerikan radyosuna özel demeç verebiliyor.  İnsanlar savaşları radyodan öğrendiler. Radyoda hep bir giz kalacak. Sesin imaja üstünlüğü hep olacak. Romandan filmleştirilmiş kitaplar var. Romanı da okumuşsanız bu film size tat vermiyor; neden? “A ben burayı böyle hayal etmemiştim, bu karakter bu olmamalıydı” diyorsunuz.  Radyo oyunlarını dinlerken mesela dizi ve filmlerde bulamayacağınız bir giz, bir haz var. Dinleyene sadece ses ulaşıyor. Hiçbir şey hazır değil, dinleyen, dekoru kendi kafasında kuruyor, oyuncuların yüzlerini çiziyor, hareketlerini veriyor, oyuncuları konuşturuyor. Yani zihin tiyatrosu bu, oyuncu yönetmen dinleyici ortak yapımı bir eser… Soyut düşünebilme yeteneği, hayal edebilme yetisi televizyonla iyice köreliyor. Çocuklarımız emek harcamadan seyrediyorlar. Malzeme hazır sunuluyor. Yani balık tutmayı öğrenemedikleri için sürekli beslemek gerekiyor onları. Radyo dinlemenin hayal etmeye düşünmeye üretmeye katkısı yadsınamaz. Yapabilirlerse ebeveyne tavsiyem, çocuklarına radyo tiyatroları arkası yarınlar yahut sesli oyunlar dinletsinler. Sesli romanlar dinletsinler. 

Tahtı sarsıldı deyince aklıma geldi; gün gelecek spikerlerin mesleğini de elinden alacak, onların tahtını da sarsacak bir teknoloji geliştirilebilir mi?
Zaman zaman arkadaşlardan duyuyoruz, “bu seslendirme robotları her yazdığını okuyabiliyor, bazı sesler veriyoruz bizi değişik değişik konuşturabiliyor, acaba gün gelir bizim işimizi elimizden alır mı bu teknoloji.” diye soruyorlar.  Bu alanda sanayi inkılabının neden olduğu gibi bir sonuç elbette beklenemez, son derece karmaşık ve belki milyonlarca algoritma üretmek gerektirecek olan konuşma yetisine sahip sistemlerin geliştirilebileceğini sanmıyorum. Olsa bile asla insan konuşmasının yerini tutamaz. Duygulanabilen duyguyu yansıtabilen bir yazılım gerekecek o zaman.  

Ses yeteneğinizi ne zaman nasıl keşfettiniz?
İlkokulda bir Hacivat karagöz oyunu yazmıştım. Sınıfta bir arkadaşı zorla razı ederek metinden okuyarak oynamıştık öğretmenin karşısında. Orada ben Hacivattım galiba ve rayoevinde çalışıyordum. Eskiler stüdyo bilmezdi radyoevi derlerdi. O zamanlardan bir istek varmış demek ki.  Bunun dışında hiç ortalıkta görünmedim ilkokulda orta ve lisede. Şöyle bir espri var: Edebiyat öğretmenim benimle çok ilgilenirdi benim yeteneğimin farkındaydı ve bana dedi ki,    
“Akşam bize gel, kömür taşınacak da.”  Beni keşfeden öğretmenim olmadı. Onlara şiir okudum programlara, temsil ve müsamerelere beni de alın dedim, Ama hiç kimse almadı. İçimde uhde de kalmış olabilir. Çocukluğumun büyük bölümü televizyonsuz geçti bu yüzden belki bu boşluğu radyoyla doldurduk. O güzel radyo günlerini yaşayarak büyüdüğüm için şanslı kuşaktanım. “Ah nerde azizim o eski radyolar” diyebilecek yaştayım. SHARP marka hacdan getirilerek bize hediye edilmiş bir teybimiz vardı. Mahalleden arkadaşlarla yahut akrabadan akranlarım gelince, organize ederdim topluca film gibi radyo tiyatroları yapar kaydederdik. Hatta efektlerini bile canlı yapardık. Yine çocukluğumda radyonun içini söküp iyice incelediğimi hatırlıyorum.  Kitapları sesli okurdum bazen, bakardım hoşuma giderdi bu okuyuş. Arkadaşlar hatta “şunu spiker gibi okuma, düzgün oku” derlerdi. Üniversiteyi bitirip radyoda çalışmaya başlayınca, akrabalar arasında muhabbet şuydu “e ne iş yapacaksın artık, okul da bitti?” “Ben radyoda çalışıyorum.” “Canım! Biz iş diyoruz..” Yani radyoculuk o yıllarda işten sayılmazdı. “Sen de ah bir sigortalı iş bulsan da ekmeğini eline alsan” denirdi. Biraz haklılardı. Çünkü çok zor mali şartlarda, kıt kanaat geçinerek bu işi sürdürdük yıllarca. Ama sevmiştik bu her şeye değiyordu. Mesleğe beraber başladığımız dostlarla da yollar ayrıldı bir bir… Onların tamamı nerdeyse öğretmen oldu. Sadece ben varım galiba bu işi yürüten. Ama radyoculuk virüsü onları hiç rahat bırakmadı. Bir ucundan mutlaka radyoculuk yapmaya çalıştılar yine hobi olarak da olsa.

“Hasbelkader Sitesi”nden bahseder misiniz biraz?
Marmara FM’deydim. Genel Müdürümüz Mustafa Cihat’tı. Bana, “radyoda serbest olsan ne yapmak isterdin” dedi. “Aslında radyo oyunuyla uğraşmak isterim dedim. Hafta içi her gün yayınlanan Radyo sit-com’u Hasbelkader Sitesi böyle başladı. Oldukça güzel oyunlar çıkardık hepimiz oynadık dışardan seslendirme sanatçısı arkadaşlarla da çalıştık. Hatta İbrahim Sadri, Ümit Aktan, Emine Beder abla oyunda konuk oyuncu olarak kendilerini oynadılar. O zamanlar AB müzakereleri gündemde yoğun olarak konuşuluyordu. Biz de bir sitenin Avrupa Siteler ve Apartmanlar Birliğine üyelik müzakerelerini anlatan bir komedi yapmıştık. Türk tarzının Avrupa tarzına uyumunda yaşadığı çatışmayı mizah unsuru olarak güzel işlediğimizi düşünüyorum. 78 bölüm yaptık. Hatta tv dizi olarak tekliflerde sunmuştuk. Sonra ne hikmetse benzer konseptte bir dizi peyda oldu, bizimkinden çok sonra. Neyse oraya girmeyeyim.        

Nisan Kumru deyince akıllara neyin gelmesini istersiniz?
Kelimelerle uğraşıyorum. Kelimelerin doğru telaffuzlarıyla ilgileniyorum. Bu alanda biraz mesafe aldırabilirsem insanlara, fazladan birkaç şey öğrenmiş olmalarını sağlayabilirsem meslektaşlarımın, bu benim için iyi bir şey. Sesimle iyi eserlere hayat verebilirsem, bu da bu kubbede hoş bir sadâ olur inşallah. Mesleğimle ilgili yazılı sesli çalışmalar yapıyorum onlar da hayata geçerse bir sadaka-i cariye olur diye düşünüyorum benden sonrası için.
 
Radyoculuk mesleğini düşünen gençlere ne önerirsiniz? Nereden başlamalılar?
Her meslek mensubunun alanıyla ilgili mutlaka birkaç kitabı oluyor evinde. Spiker adaylarının, seslendirme adaylarının, güzel konuşmak isteyenlerin de olmalı kitapları. Diksiyon eğitimiyle ilgili birkaç kitap en azından… Türkçe sözlük. Ferit Devellioğlu Osmanlıca Türkçe Lügatleri olsun mutlaka. Ayrıca TDK’nin ve Kubbealtı lügatinin internet siteleri var. Şener Mete hocamızın telaffuzları vurguları gösteren Konuşturan Sözlük’ü var. Bunlar sürekli başvurdukları bir kaynak olsun. İletişimden mezun olan arkadaşlarımız genellikle tecrübe sahibi olmadan mezun oluyorlar ve bu sebeple iş bulmak zorlaşıyor kendileri için. Sadece okul dersleriyle yetinmesinler alanlarıyla ilgili birçok kitap var. Mutlaka okusunlar.  İnternette de, video diksiyon dersleri var, şan dersleri var. Bunlar çok iyi imkânlar. Bizim zamanımızda yoktu. Bizim birkaç ayda ulaşabildiğimiz bir bilgiye bir günde ulaşılabiliyor şimdi. Şimdi radyo programı bile var. Diyanet Radyo’da TRT Baş spikeri Şener Mete hocamızın Söz Sanatı programı var ki bu bilgileri kurslarda derli toplu bulmak mümkün değil. Bu programı mutlaka takip etsinler. Mutlaka sesli okuma çalışması yapsınlar. Hatta seslerini telefonlarına kaydetsinler. Kurs imkânı olanlar, seçerek iyi kurslara gitsinler. Öğrendikleri kuralları kitap metinleri üzerinde bulmaya çalışsınlar. Ustaların seslendirmelerini şiir yorumlarını bulup onları dinlesinler. Bilgi çok, yol çok, emek de biraz olsun.   

Takipçileriniz size hangi kanallardan ulaşsınlar? Web site/facebook adresiniz nedir?

Web sitem, nisankumru.com. Henüz hazırlık aşamasında olan seslilugat.com diye bir çalışmam var, özellikle Arapça Farsça kelimelerin tamlamaların ve deyimlerin telaffuzlarını ve anlamlarını içeren bir çalışma. Dinî terimlerin, Türkçenin ses imkânlarıyla doğru telaffuzlarıyla ilgili bir çalışmam var. Tüm bunlar tamamlanınca sosyal medya hesaplarımdan duyuracağım inşallah. facebook.com/nisankumru’dan takip edebilir dinleyenlerimiz. Diksiyon derslerimi de youtube.com/nisankumru kanalından yayınlıyorum.     

7 Mart 2015 Cumartesi

"resmigeçit" "resim”, “resmî”, “resm" telaffuzları


·        “Geçit töreni” anlamındaki “resmigeçit” (resm-i geçit) tamlaması, “resmî geçit” (resmi:geçit) olarak (nispet i’si ile) yanlış yazılabilmekte ve telaffuz edilebilmekte.

YANLIŞ                     DOĞRU (i’ler kısa) 
resmî geçit              resmigeçit (res/migeçit)
resmî kabul             resmikabul (res/mikabul)
resmî gümrük         resmi gümrük (res/mi gümrük)
resime (-me)           resme (-sme)
resim etmek           resmetmek
·        ‘Resim’ sözcüğü, Arapça ‘resm’ (رسم) mastarına dayanmakta. Gösteri, tören merasim, vergi türü, damga, devlete ait, işaret, simge gibi anlamlara gelmektedir. (Fiil olarak “raseme” (رسم), ayağını yere bastı, iz bıraktı, damga bastı, resim yaptı, işaret etti gibi anlamlara gelmekte.)

·        Arapçadan dilimize giren ‘resm’ (رسم) kelimesini biz söyleyişte zorluk olduğu için “resim” olarak yazarız. Bu yüzden ünlü ile başlayan ek aldıklarında bu ses (i) düşer. “Resime bakmak” değil, resme bakmak” deriz. (Tıpkı “sabır etmek” yerine “sabretmek” dediğimiz gibi)

·        ‘Resmî’ sıfat iken; “resm” isimdir.

·        “Resm-i geçit” şeklinde (içinde Arapça Türkçe kelimeler olsa da Farsça kuralına uygun tamlama yapılmıştır Osmanlıca tamlama diyebiliriz)  bir askerî protokol terimi olarak kullanılmaktadır. (Geçit resmi, tören geçidi şeklide kullanıldığı da olur.)

·        Aklıselim (akl-ı selîm), Ahdiatik (ahd-i atîk) gayrimenkul (gayr-ı menkûl) örneklerinde de olduğu gibi bitişik yazılmaktadır. (TDK Yazım Kılavuzu)

·        ‘resmigeçit’, ‘resmî geçit’ (resmiigeçit) olarak telaffuz etmemek gerekiyor.
Kısa i ile okunması gereken (eskiden kullanılan bir terim olan) resmikabulresm-i kadim (resmi kadim) tamlamaları da bu kabildendir.

·        ‘Resim’ aynı zamanda vergi türünden (harç gibi) bir mükellefiyetin de adıdır. Bu anlamda terim haline gelmiş tamlamalardaki i’ler de kısa okunur: resm-i gümrük  (resmi gümrük, gümrük resmi olarak da anılır)

·        Sıfat olarak,  devletin olan, devlete ait, devletle ilgili, özelin zıddı anlamında resim kelimesi nispet i’siyle, resmî şeklinde yazılır ve i doğal olarak uzun seslendirilir: resmî, resmî gazete, gayrı resmî,  resmî bayram, resmî daire, resmî muamele, resmî müracaat, resmî dil, resmî nikâh, resmî elbise, resmî giysi vb.

·        Varlıkların, doğadaki görünüşlerinin kalem, fırça gibi araçlarla kâğıt, bez vb. üzerinde yapılan biçimlerini anlatan (isim) “resim” sözcüğü  (Arapça ‘resm’ şeklinde olsa da ‘resim’ olarak yazılır ve okunur): “resim, resimci, resimleme, resimlik, resimli roman, resim yapmak…

·        Ünlü ile başlayan ek veya yardımcı eklem aldığında i’ sesi düşer:
resmetmek, resme bakmak, resmiyet, resmin güzelliği vb..

·        Zarf olarak, devlet adına, devletçe, anlamında “resmen” sözcüğü vardır.
“Bu resmen harp ilanıydı.” gibi.

·        Kanuna uygun olarak anlamındadır: “Resmen nüfus idaresine müracaat etti.” gibi

·        Samimi olmayan, teklifli, ciddi anlamında kullanılabilir: “Ne bu resmîlik kardeşim! Biraz değiştir şu ağzını.”

Nisan Kumru


6 Mart 2015 Cuma

'Hiçbir iyilik cezasız kalmaz' ne demektir?

Ceza,  hem mükâfatlandırmak, hem müeyyide uygulamak anlamındadır. İyi veya kötü karşılık olarak bilinir.














'Hiçbir iyilik cezasız kalmaz.' Bu söz yanlış değil doğru bir söz., ‘iyilik karşılıksız kalmaz’ demektir.
·        Ceza dilimizde anlam daralmasına uğrayan birçok kavramdan biridir. C-Z-Y kökünden gelen ceza' (جزاء) Kuran'da (cizye anlamları da dâhil) kelime olarak 188 yerde geçiyor. Ödül vermek ve azap etmek anlamlarında takribi 90 Ayette geçiyor. 44 ayette, ödül vermek (MÜKÂFAT), 46 ayette de Azap etme (YAPTIRIM) anlamında kullanılmış (Kur'an'da Çok Anlamlılık, Mehmet Okuyan, Düşün Yay. )

·        'Hiçbir iyilik cezasız kalmaz..'
İyilik yaptıklarımız insanlardan (en azından kötülük yapmadıklarımızdan), bir iyilik göremeyip hatta olumsuz bir karşılık gördüğümüzde kullandığımız bir cümledir bu…
Bu sözü şöyle anlıyoruz bugün; 'Asla iyilik yapma, karşılığını kötülük olarak görürsün', 'kimseye iyilik yaramaz, mutlaka tepene binerler', 'zaten merhametten maraz doğar',  'iyilik yap kötülük bul', 'besle kargayı oysun gözünü, 'acımayacaksın…'

·        Hâlbuki bu cümledeki ceza' bir 'karşılık'ı ifade ediyor. Hiçbir iyilik cezasız, yani ‘karşılıksız’ kalmaz.
İçinden geldiğimiz mirasın, bu sözü menfi anlamda söylemeyecek ya da anlamayacak bir irfanî derinliğe sahip olduğunu biliyoruz.  Yani bu söz doğru bir sözdür ama biz bugün yanlış bir dil algısıyla, yanlış anlamaktayız.

·        Araplar, bir iyiliğe karşılık teşekkür kabilinden: 'Cezakâllahu hayran' veya kısaca 'cezakâllah...' derler:  ‘Allah -hayırlı- cezanı versin’, 'karşılığını Allah versin, ‘Allah karşılığını versin’ demektir. (Hacca gidenler bu tarz bir ifadeyle karşılaşmışlardır.) Kimse bunu beddua olarak anlamamakta…

·        Ceza, iradî bir fiilin müspet veya menfi karşılığına denir. Bir eylemin iyi ya da kötü karşılığıdır, dolayısı ile kötü bir davranışımızın karşılığı olarak yaptırım ve hoşlanmayacağımız bir şeyi ifade ettiği gibi; iyi bir davranışımızın karşılığındaki iyiliği ve mükâfatlandırmayı da ifade eder.

·        İyiliğin ceza’sını iyiliği yaratandan beklemeliydik.
İyiliğin karşılığını asla alamayacağımız düşüncesinin temelinde ne var? Bir iyilik yaptığımızda / bir kötülükten kaçındığımızda hemen bir karşılık beklentisine giriyoruz.

·        Karşılığı alamayınca, eksik alınca bir genelleme yaparak, kendi dışımızdaki bütün insanlığı asla iyiliğe layık olmayacak, hep kötülükle karşılık veren ilan ediveriyoruz.  Hatta daha ileri bir genellemeyle iyiliğin kendisinin bizzat kötülüğü davet ettiği gibi bir sonuca ulaşıyoruz.

·        Kuran, 'Hel cezâ-ül ıhsâni ille-l ıhsân'; ‘İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey olabilir mi?’ (Rahman: 60) diye soruyor; Biz, ‘hayır olamaz, kötülüktür!’ diyoruz.

·        İyiliğe bir karşılık bekleyerek ve bunu Allah’tan değil kuldan bekleyerek ahlakî hataya düşünüyor olabilir miyiz?
İyiliğin cevabını, ‘ceza’sını iyiliği yaratandan beklemeliydik oysa.
Birine bir iyilik yaptığınızda karşılığın ondan gelecek olması gibi bir zorunluluk yok, cevap hiç ummadığınız bir yerden gelip sizi bulabilir.
Bir iyilik yapınca, refleks olarak; ‘Acaba beni kandırdı mı, karşılığını verecek mi, yoksa karşılığını kötülük olarak mı alacağım,’ soruları soruyor iyiliği yapıyor sonra da adeta saldırılara karşı savunma pozisyonuna geçiyoruz.

·        Binlerce iyilik görür, bunları saymayız ama bir kötülükte, bir karşılık alamamayla karşılaşmayıverelim, iyiliğin karşılığıyla ilgili ne kadar aforizma varsa bunlara hak vermeye başlarız.  

·        ‘Aman dikkat! Çok Önemli Uyarı!’ diye başlayan internet paylaşımlarını görmüşüzdür. Şöyle şeyler yazarlar: ‘Bir yaşlı karşıdan karşıya geçemiyormuş bir kadın ona yardım etmek için koluna girmiş, bu arada kendisine bir iğne batırıp bayıltmışlar, ne kadar parası varsa almışlar, kadın uyandığında bir böbreği yokmuş, aman bu tür durumlarda dikkatli olun…’

·        İyiliğe mesafeli, korkulu, mütereddit bir nesil olduk bu hurafelerle hem de bu bilgi çağında. Çoğu uydurma ama bilmeden bunları paylaşarak kendi ellerimizle iyiliği öldürüyor yok ediyoruz.

·        Duymuşsunuzdur şu hikâyeyi; bir zat atıyla giderken, su kuyusunun kenarında çaresizce bekleyen bir adam görünce durur ve ona derdini sorar. Adam, kuyunun derin olduğunu suya ulaşamadığını söyleyerek yardım ister. Yolcu atından atlar ve adama su çıkarmak için kuyuya iner. Bunu fırsat bilen adam ata atlar ve uzaklaşır. Durumu anlayan yolcu aceleyle kuyudan çıkar ve hırsıza arkasından bağırır: “At senin olsun, ama ne olur bu atı çaldığını söyleme, yoksa bir daha hiç kimse bir susuza su vermez”



·        Mesaj: iyiliğin iyilik düşüncesinin yok edilmemesi, öldürülmemesi.
Kötülük görmüşlerin hikâyeleri de, iyiliği azaltır.


·        Bu yüzden merhametle, iyilikle ilgili beylik laflara dikkat!
Nisan Kumru


15 Ekim 2014 Çarşamba

RADYO TİYATROLARI ÜZERİNE

RADYO TİYATROLARI ÜZERİNE NİSAN KUMRU İLE SÖYLEŞİ Merve Gül OLGUN / Diyanet Aile Dergisi Ağustos 2014 sayısı


Bugüne kadar onlarca radyo tiyatrosunun, arkası yarının senaryo yazımından yönetmenliğine kadar pek çok alanında çalışmalarınız oldu, hala da devam ediyor. (Hem bir dinleyici hem de bu işe gönül vermiş biri olarak) radyo tiyatrolarının sizin için ifade ettiği değeri nasıl tarif edersiniz?
Tren yağmurlu bir gardan hareket eder. Ara ara çakan şimşekler trendin düdüğüne karışır. Lokomotif raylarda çıkardığı ritmik sesle şehirden ayrılmaktadır. Tedirgin ayak sesleri yaklaşır Kapı açılır ve kapanır. Kompartımana bir adam girmiştir, kalın esrarengiz bir ses "yolculuk nereye" diye sorar ve bir heyecan başlar. Bir başka sahne: Karda zorlukla, nefes nefese yürümeye çalışan bir adamın sesini duyarız. Rüzgâr uğuldar. Birden ayak sesleri susar. Bir tahta kapı sert sert dövülür. İçerinden koşuşan ayak seslerini duyarız. Kapı gıcırtıyla açılır. İçerinden gürül gürül yanan sobanın çıtırtıları duyulur. Yorgun bir ses "hemen benimle gelmeniz gerekiyor, acele edin ölüm kalım meselesi" der ve bir koşu tüm aileyi peşinden sürükler. Bir merak alır bizi. Elimiz işte kulağımız radyodadır.
Ben, benim kuşağım benden önceki kuşak bunlarla büyüdük. Radyo tiyatrolarında, dinleyiciye ulaşan sadece seslerdir ama dinleyen evleri ağaçları, koşan adamları kendi yerleştirir sahneye, bu adamların seslerine bir yüz çizer onları hareket ettirir. Radyo tiyatroları benim için, hayal dünyamızı geliştirmemize, soyut düşünebilme yetimizin artmasına katkısı büyük olan, seslerle örülmüş, gerisini dinleyenlerin kurduğu harika bir evren. Filmlerin alternatifi olmayan, sahne tiyatrosundan da ayrı olarak Radyoda icra edilen bir sanat dalı. Radyo oyunlarını dinlerken, dizi ve filmlerde bulamayacağınız bir giz, bir haz var. Bu, yapımda dinleyicinin de görev almasından kaynaklanıyor bana göre.. Bir derdi, tasası olan insanların bunu anlatabilmeleri için sanatın sunduğu imkânlarla kendilerine buldukları bir yol, güzel bir araç…

Türkiye’de radyo tiyatrolarının tarihsel serüvenine baktığımızda nasıl bir tabloyla karşılaşıyoruz? Bu formatın yayın hayatına kazandırılması hangi yıllara uzanır?Türkiye'de ilk radyo tiyatrolarının 1950'li yıllarda İstanbul Radyosu'nda yayınlanmaya başladığı söylenir. Dışarıda ise daha eski… Radyo yayınlarında haber iletimi, yarışma ve müzik eğlence programlarının yanında kurguya dayanan programlar yayınlama isteği radyo tiyatrosunun ortaya çıkmasını sağlamış. Radyo oyunları, özellikle 2. Dünya Savaşından sonra yaygınlaşarak bir radyo klasiği haline gelmiş. İlk zamanlarda bu format 'soap opera' olarak adlandırılıyordu. Düşünün o zamanın en iyi filmleri ve dizileri bunlar. Radyonun başına toplanmak diye bir deyim var. Çok büyük bir dinleyici kitlesini peşinden sürüklüyor bu yapımlar.  O kadar etkili ki, 1938 yılında Dünyalar Savaşı adıyla yayınlanan bir oyun ABD'de kısa süreli bir panik yaşanmasına sebep oluyor. Oyunda, marslıların Dünyayı işgal ettiği konusu bir haber bülteni şeklinde işleniyor ve bunun sadece bir radyo tiyatrosu olduğu daha sonra anlaşılıyor.
O dönem genelde radyonun ve özelde radyo tiyatroların halk içinde edindiği yeri anlatan filmler var. 'Radyo Günleri' bunlardan biri.
Bir video paylaşım sitesinde 1938 yılında görüntülü olarak kaydedilmiş, bir radyo oyunun çekimini gösteren bir video var. Tiyatro oyuncuları mikrofona yaklaşarak uzaklaşarak repliklerini seslendiriyorlar. Ama arkada koca bir prodüksiyon var, onlarca düzeneğin başında ses efektlerini yapan bir çok insan çalışıyor: Atların koşma seslerini çıkaranlar, arabanın motor sesini veren düzenek, mutfakta bulaşıkları gerçekten yıkayan bir kadın, araba kapıları ev kapıları ve bunları açıp kapatan insanlar. Teknik bir iş yapılıyor. Daha sonra kamera bu çalışma ortamından geriye çekiliyor ve radyonun hoparlöründen çıkıp bir çocuğun odasına geldiğinde tüm bunları dinleyen bir çocuk görüyoruz. Çocuğun zihninde canlandırdığı ise radyonun içinde bu olayları gerçekten yaşayan insanlar.  Sanki olanları radyonun içinden izliyor.

Günümüze gelindiğinde peki, durum neyi gösteriyor?
Bizim kuşağımız ve bir öncekine sorduğumuzda hemen hemen herkes aynı özlemi dile getirir: "Ah neydi o radyo tiyatroları… Arkası yarınlar vardı, radyonun başından ayrılamazdık.."
Ramazan boyunca her gün yayınlanan bir arkası yarınımız vardı, "Ramazan bereketi."  40'ı aşkın oyuncu ses verdi bu projede. Oyunun büyük kısmının kayıtlarını İstanbul'daki sanatçılarla aldık. Bir kısmı eskiden radyo tiyatrolarında oynamış insanlardı. Çalışma aralarındaki sohbetlerimizde, eskiden güzel radyo oyunların yapıldığını ve bu işlerde büyük zevk alarak çalıştıklarını anlattılar. Tekrar bu çalışmaların özlemi içinde olduklarını dile getirdiler.
Kadro isteyen, masraflı ve emek yoğun bir alan… Bu tür yapımlar ortaya koymak kolay değil. Bir bölüm için üç-dört gün çalışırsınız ama 15 dakika yayınlanır biter. TRT çok iyi bir yere kadar taşıdı radyo oyunlarını ama şu an tek tük yapımlar olduğunu duyuyorum. Tematik radyolar bundan 10 yıl öncesine kadar çok iyi yapımlar ortaya koyuyordu.  Şimdi tam anlamıyla bir faaliyet yok. Bazı popüler müzik radyolarının, üniversite radyolarının da arada bir yapımları oluyor. Bizim, kuruluşumuzdan bu güne, her gün arkası yarınlarımız oldu, radyo tiyatrolarımız oldu. Arada bir yayınladığımız bir yapım değil. Diyanet Radyo, geleneği devam ettirmeye kararlı. İnşallah bu tüm radyolarımıza örnek olur, cesaret verir.
Radyo tiyatrolarının eskilerde kalmış bir geleneğin yeniden canlandırılması olduğundan söz ettik. Peki, bahsettiğimiz bu gelenekle ilgili (veya eski radyo oyunlarına dair) aklınızda kalmış hatıralardan birini dinleyebilir miyiz sizden?
Küçüklüğümde bir kış günü, babamla bir terziye gitmiştik. Gözlüğünü burnuna indirmiş ceket yakası işleyen sakin bir adam, piknik tüpündeki çaydan yayınlan bir rayiha ve başka bir masada düğme diken küçük bir çırak; rafta duran transistorlu radyodan yayınlanan/yayınlan bütün dükkânı dolduran radyo tiyatrosunu dinliyorlar… Fakir bir ailenin yaşamını anlatıyor oyun. Soğuk karlı havada, sığınılacak sıcacık mutlu bir ortamdı o terzihane… İşimiz bitti babam beni çağırıyor, ama ben oyunun sonunu bekliyorum. Onu o ortamda dinlemek istiyorum. Mecburen çıktık, eve vardığımızda oyun bitmişti. Anneme oyunun kaçırdığım kısımlarını anlattırmış heyecanla dinlemiştim. O zaman o terzihanede içime yazdım/yazıldı bu meslek galiba… Hep yaptığım işleri o terzihanede dinleyen insanlar küçük çocuklar hayal ederim.

Yolda, trafikte, günün her saatinde severek dinlediğimiz, görselliğin çok ötesinde tamamen kendi algılarımızla şekillenen bir dünyaya kapı aralıyor radyo tiyatroları… Hayatın içinden konulara yer veriliyor elbette, ancak; biraz daha özele inerek, yayınlanan oyunlardan ve temalardan bahsedebilir miyiz?
Radyo oyunlarıyla şahsen benim vermek istediğim ne olabilir diye düşünmüş ve bir proje sunarken de şu mealde şeyler yazmıştım: Dinin oluşturmaya çalıştığı sosyal adaleti, ahlaklı insan modelini, Kuran kavramlarının pratik hayattaki karşılıklarını; erdemli davranışı, ahlaki eylemi, sebep ve sonuçlarıyla ortaya koyarak; yönlendirmenden, tek düze nasihat verici yaklaşımın dışında; yargılamadan, bir kesimi ötekileştirmeden, örselemeden, drama sanatın imkânlarıyla, diyaloglarla anlatmayı hedefliyoruz. Yazar Hasan Karaca yönetiminde bir yazar kadromuz var, Edebiyat eğitimi almış kişiler ve sürekli yazılar yazan insanlar oyunlarımızı bu ekip yazıyor… Uyarlama değil özgün eserler üretiyorlar, Drama çalışmaları için toplantılar oluyor ve ihtiyaç olan konular belirliyoruz. Bu alanlarda oyunlar üzerinde çalışıyoruz. 15'ten fazla radyo tiyatrosu, 9 arkası yarın yapmışız. Arkası yarınların büyük kısmı 35 bölümden fazla. Bunlardan bazıları sonlanmak üzere bazıları yeni bölümleriyle devam ediyor.

Dinleyenlerin hayal dünyasını zenginleştiren bu oyunların ailemizi, çocuklarımızı eğitici, bilgilendirici yönlerinden söz edebilir miyiz?
Görsel kurgusal yapımlara göre daha fazla düşünebilme imkânı sunuyor radyo oyunları; hayal günücün soyut üretimlerine daha fazla alan bırakıyor. Bir pedagogun radyo tiyatrolarına ilişkin değerlendirmesini okumuştum. Özetle şunları söylüyor: "Radyo tiyatroları çocukların zihinsel gelişimine destek olan en kolay aile içi aktivitelerden biridir. Bu kazanımların başında; zihinsel takip gücü gelir. Çocuklar radyo tiyatrolarını dinlerken, tiyatro içindeki ses efektleri ile oluşan ve fakat görselleri olmayan olayları zihinlerinde canlandırırlar. Böylece çocuk, soyut düşünebilme yeteneğini geliştirecek bir faaliyet içinde olur. Çocuklarda soyut düşünebilme gücünün gelişmesi dersi anlama, derslerde geçen soyut kavramları daha iyi yorumlayabilme, empati kurabilme, iletişim kurma sırasında muhatabına anlatacağı olayları zihninde canlandırabilme gibi birçok yeteneğin gelişmesinde rol oynar. Bunun yanı sıra dikkat dağınıklığı olduğu düşünülen çocuklarda radyo tiyatroları oldukça başarılı bir tedavi yöntemidir."

Peki, radyo tiyatroları bir tür olarak gelecekte de varlığını sürdürebilecek midir sizce? 
Bence yenilmeden devam edecek ve bu işe gönül vermiş insanlar olacak. Düşünün onca dijitalleştiğimiz çağda hala kitaplar basılıyor. e-gazetelerin kâğıda baskıyı bitireceği söyleniyordu yıllarca ama bitirmedi. Bir takım özverili insanlar gece yarılarına kadar çalışarak hala dergi çıkarıyor, onları yayına hazırlıyor, dağıtıyor hala yeni edebiyat dergisi çıkarma kararları alınıyor. Bunların hep yenileceği söylenirdi.
Radyo tiyatrolarını da üretebilecek birileri çıkacak. Arkası yarınlar diziye bir alternatif değil ya da dizi bu alanın bir gelişmiş şekli değil. Tıpkı romanın; öykünün hikâyenin gelişmiş şekli olmaması gibi. Radyo oyunları sahne tiyatrosunun sesle yapılanı ya da radyo tiyatroları sinema filminin görüntüsü olmayan hali değildir. Ayrı bir anlatım dili vardır radyo oyunlarının. Bu dil onu bambaşka bir dal haline getirir.

Son olarak bu alanda çalışıp, kendini geliştirmek isteyen kimseler için neler tavsiye edersiniz?İyi bir tiyatro eğitimi drama yazarlık eğitimi almak gerekiyor, gönül vermek gerekiyor. Bir dert edinmek gerekiyor. Anlatabilecek hikayeler biriktirmek gerekiyor. Hayal dünyasını diri tutacak faaliyetler gerekiyor.
Bu keyifli söyleşi için şimdiden çok teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ederim, bu yitip gitmiş mecrayı diriltmeye çalıştığımız bu çabayı duyurarak bizlere destek olduğunuz için. 

DİKSİYON NOTLARI 2. BÖLÜM

Irak mı, ıırak mı; Nasıl telaffuz edelim?


  • Devletin adı Irak, yani ‘ıırak’ değil. En azından Wikipedia’yı açıp bakalım. Kendi dillerindeki yazılışı da (عراق) ‘ayn, ra, uzatma için elif ve kaf harfinden oluşuyor. Hatta özel isim olduğu için elif lam takısıyla yani marife haliyle yazılıyor: العراق. Türkçe olarak ‘ı’ sesiyle karşıladığımız harften sonra bu sesi uzun söylemeyi gerektirecek bir ya (ye) sesi olması gerekiyordu ki bu yok.
  • ‘İran’ kelimesinde ilk sesi neden uzatıyoruz? Çünkü ilk harften sonra uzatmak için bir ya harfi var (ايران).
  • Söz gelimi bu devletin isminin başında bir de elif harfi olsaydı (اعراق) yani ‘ığraag’ olsaydı o zaman belki Türkçe seslerle konuşma gereği ‘Iırak’ diyebilirdik. Bu haliyle de başka bir anlama geliyor Arapçada.
  • Eğer bir uzatmadan söz edeceksek ‘r’ sesinden sonra elif harfiyle bir uzatma sağlanmış yani ‘Iraak’. Devletin tam adı, Irak Cumhuriyeti, (العراقية الجمهورية) el-Cumhūrīyyetü'l-‘Irākīye. TDK Sesli Türkçe Sözlüke bakalım, Irak ve versiyonları seslendirilirken hepsinde ‘ı’ sesinin kısa okunduğunu duyarız / görürüz. Devletin adı Irak ise peki bir kısım ünlü spiker ya da seslendirme sanatçısı neden ısrarla ‘Iırak’ der.
  • Bazılarının gerekçesi şu: ‘Falan ağabey böyle diyor’Falan ağabeye sorduğunuzda da şu cevabı alıyorsunuz: ‘uzak’ anlamındaki ‘ırak’ ile karıştırmamak lazım yani sıfatla devlet adını ayrıştıralım diye böyle yapıyoruz diyorlar. Bu arkadaşlar Sesteş kelimelerdeki farklılığı gösterebilmek için bazı sesleri uzatarak değiştirirken bazılarını da inceltiyorlar. Örneğin ‘bidon su ile dolar’daki ‘dolar’ ile Amerikan para birimi ‘dolar’ı karıştırmamak için ‘l’ sesini incelterek ‘dolâr’ diyorlar. İyi de bu bize bir devletin orijinal söyleyişini bozma yetkisi verir mi, hem de kelime Türkçeleşmişken.
  • Evet, Türkçe sıfat olarak kullanılan uzak anlamında bir ırak var. ‘ırak’, (ırağ, ırah, yırak gibi versiyonları var). Cümle içinde kullanırsak: "Sesin ıraktan gelir, yürek deler." Sesin uzaktan gelir yürek deler anlamında. Burada ‘ı’ sesini uzatacak bir neden görmüyoruz. Osmanlıcada (اراق) ayn yerine elifle yazılıyor.
  • Bir de Arapçadan dilimize geçmiş yine aynı yazılan ırak (عراق) makamı var. Türk Musikisinde makamlardan birinin adı. Irâk-gerdaniye, ırâk-ı acem gibi çeşitleri var. Bu makam adında da bir ‘ı’ uzatması yok.
  • Sesteş kelimelerdeki farklılıkları belirtmek için uzatma ekleme diye bir kural gelişecekse hepsinde uyguluyor olmamız lazım ki bu garabet olur. Örneğin hafif açıklık anlamındaki aralık ile Aralık ayını veya Aralık ilçesini ayırmak için birine ‘aaralık’ mı diyeceğiz. Bunu anlam ayırıcı bir özellik olan bir uygulama olan vurguyla yapıyoruz. Örneğin, “Aralık ilçesinde Aralıkta soğuk bastırınca evin bir de aralık bir yerdeyse vay haline!”
  • Sonunca gelirsek, Irak devletinin adını telaffuz ederken herhangi bir uzatma yapmıyoruz. Irak, Iraklı, Irak’tan.
  • Sadece şuna dikkat ediyoruz; iki seslemden yani iki heceden oluşan yer adlarında yaptığımız gibi ilk heceyi vurguluyoruz.‘ı-RAK’, ‘ı-RAKlıllara’ demiyor; ‘Irak’, Iraklılara diyoruz.
  • Bir de son bir not: Bu isme çekim eki geldiğinde ‘k’ sesini yumuşak ‘g’ye (ğ) çevirip onu da okumayarak ‘Başbakan ırağa gitti’ demiyoruz. O zaman Başbakanın uzak bir yere gittiği anlamı çıkar. İşte devlet olan Irak ile uzak anlamındaki ‘ırak’ı asıl burada ayırmak gerekiyor. Nasıl telaffuz ediyoruz: ‘Başbakan Irak’a gitti’ diyoruz, ‘ırağı ziyaret edecek’ demiyoruz ‘Başbakan Irak’ı ziyaret edecek’ diyoruz.
  • KAYNAKLAR

    Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat. Ferit Develioğlu
    Konuşma Dili ve Türkçenin Söyleyiş Sözlüğü. İclâl Ergenç
    Konuşturan Sözlük. Şener Mete
    Wikipeda.org
    TDK Türkçe Sesli Sözlük

    Not: Yazılar kaynak gösterilerek yayınlanabilir.

    Nisan Kumru